Yapacağımız tercih sadece bu ülkenin değil, kendimizin ve çocuklarımızın geleceğini de belirleyecek.
“Barış istiyoruz” derken aslında ne istiyoruz?
Herkesin ırkına, dinine, mezhebine bakılmaksızın eşit olduğu, herkesin çocuklarına anadilini özgürce öğrettiği, anadilini rahatça konuştuğu, dağdakilerin yeniden hayata karışabildiği, delikanlılarımızın gösterilerde vurulmadığı, genç kızlarımızın otobüslerde yakılmadığı, askerlerimizin şehit edilmediği, isteyenin din dersi gördüğü istemeyenin görmediği, türbanın özgür olduğu, başını açanın bir baskı hissetmediği, Alevilerin cemevlerinde yapacağı ibadetlerin açık bir hak olarak kabul edildiği, ordunun siyasetten çıktığı, seçim sisteminin her fikrin parlamentoya girmesine izin verecek şekilde düzenlendiği, düşünce açıklamalarına kısıtlamaların getirilmediği, silahların sustuğu, yargının adil ve tarafsız olduğu, emeğin hakkını aldığı, özgür bir ülke istiyoruz.
Bütün bu hakların anayasa ve yasalarla güvence altına alındığı bir ülke istiyoruz.
Silahların susması, böyle bir ülke kurmamız için yolumuzu açacak.
Herkes kendi ırkına, dinine, diline, yaşama biçimine özgürce sahip çıkacak ne birbirinden, ne de devletten bir baskı görecek.
Bu istekler bir bütün, bunlardan bir kısmını yapalım, bir kısmını yapmayalım dediğinde barışa ulaşamıyorsun.
Ya hepsini yapacaksın ya da hiçbiri olmayacak.
Böyle bir ülke istiyor musunuz?
Böyle bir ülke istiyorsan barışı desteklersin.
Barış olmadığı sürece bu ülkede siyaset normalleşmez, ordu her zaman siyasetin içinde olur, yargı keyfince parti kapatır ve hiç kimse özgür olamaz çünkü.
Türkün özgürlüğü Kürdün özgürlüğüyle, Sünninin özgürlüğü Alevinin özgürlüğüyle, solcunun özgürlüğü sağcının özgürlüğüyle sıkı sıkıya birbirine bağlı.
Bu ülkenin omurgasını oluşturan Sünni dindarlar yakın zamanlara kadar sadece kendi haklarını istiyorlar, Kürtlerin, Alevilerin, solcuların haklarını verilmesine karşı çıkarak, bu yasaklar konusunda devleti destekliyorlardı.
Ama şimdi dindarların büyük çoğunluğu bu tavrını değiştirdi.
Bu değişim, Türkiye için büyük bir şans.
Ancak dindarların çok uzun zaman “çifte standarda” sahip çıkmaları, diğer kesimlerde dindarlara karşı bir kuşkunun oluşmasına neden oldu.
Bugün dindarları temsil yetkisine sahip gözüken AKP’nin bu kuşkuları dağıtması gerekiyor.
Daha net konuşmalı, Kürtlere, Alevilere, solculara verilecek hakları daha açıkça söyleyip, bunları anayasal bir teminata kavuşturacağını da açıklamalı.
Kürtlerin, Alevilerin, solcuların, dindar olmayan bir hayat sürenlerin kuşkularını gidermeli.
Kürtler, Aleviler, solcular da bu güvenceler verildiğinde “barıştan” caymayacaklarını açıkça ortaya koymalı.
Barışa giden yoldaki en büyük engel, birbirimize olan güvensizliğimiz.
Ama barışın getireceği hayatı hep birlikte istiyorsak bu güvensizliğin üstesinden gelmeliyiz.
Çünkü karşımızda bir de “barışı istemeyenler” var.
Barışı isteyenlerin nasıl bir ülke hayali kurdukları çok açık ama barış istemeyenlerin nasıl bir ülke hayal ettikleri açık değil.
Sanırım, “hayallerini” açıklamaktan korkuyorlar, o hayallerin taraftar bulamayacağından çekiniyorlar.
Ve, barışı istemeyenler her kesimde var.
Devlet Bahçeli, Deniz Baykal, Cemil Çiçek, Emine Ayna farklı kesimlerden, farklı partilerden insanlar ama barış karşısındaki direnişlerinde birbirleriyle benzeşiyorlar.
Onlar, “barış gelmediğinde” nasıl bir ülke olacağını düşünüyorlar?
Barış yoksa ölüm var, otobüste yakılan Serap, sırtından vurulan Aydın, pusuya düşürülen genç asker var.
Korkuyla titreyen, içi yanan, öfkelenen, kinlenen, intikam peşinde koşan, darbecilerin bin bir tezgâhıyla, devletin içindeki çetelerle kirlenmiş bir Türkiye var.
Niye böyle bir ülke istediklerini bilmiyorum.
Ölümü ve kaosu isteyenleri anlamak kolay değil.
Böyle bir kaosun kendilerini de vuracağını sezecek bir algıdan ve mantıktan yoksun olanların mantık yapısını kolayca çözemeyiz.
Onlarla, onların planlarıyla ve niyetleriyle de uğraşmamalıyız.
Özgür, eşit ve zengin bir ülke istiyorsak, elele verip birbirimize güvenerek, birbirimizin hatalarını düzelterek, bazen öfkelenip, bazen acı çekerek ama her zaman kararlı bir şekilde yürümeliyiz.
Varacağımız yeri düşündüğümüzde, bu yürüyüşte çekeceğimiz her çileye katlanacak gücü de buluruz.
90´lı yıllardan bu yana ençok tartıştığımız konu ve en çok kullandığımız kelimenin bu olduğuna eminim ;bölünme..
matematik derlseriyle sınırlı kalmamıştı bu kelimeyi kullanmak.
bizi korkutan yanını hiç konuşmamıştık..sadece korkmuştuk bu kelimeden.
içine sızıp oradan dışarıya bakmadık hiç..
bu kelimeyi ağzımıza aldıkça, asal sayıların asaletine benzer bir gizem ve kutsiyet kuşandık herzaman ..
neden bölünemezdik ve bölünmemeliydik..?
bölen kim olacaktı bölünen kim?
bölünmemenin koşulları ne olacaktı?
ya da bizi, bu asal konuyu konuşmaya iten sebepler neydi?nasıl büyüdü-gelişti ve üzerimize ölümcül şarapneller ya da kokteyller serpiştirecek boyuta geldi..
ne oldu?
öldük...!!!
herkes ölümün o kutsal yemin törenininde kep giydi..
ölümlerimizin dokunulmaz ve sorgulanamaz yanına boyun eğdik..
hem dinlerin hem de ideolojilerin hemfikir olduğu tek mertebe: “şehitlik“..
bundan öte bir mertebe olmadı ve olamazdı..
inançlarımız her ne olursa olsun önünde eğildik..
hepimiz sorumluluklar ve ödevler yüklendik çoğu kez.
“vatan bölünmesin diye sınırda bizler için savaşanlar“ ile “kimliğimiz ve dilimiz yok edilmesin diye dağlarda bizler için savaşanlar“ arasında psikolojik ve ölümcül mekikler dokuduk..
hassas aileler hassas anneler ve hassas siyasi partiler..
her ikisi de, karşısındaki savaşçıların kandırıldığına inanıyordu..
talebi olanlarla talepleri yersiz bulanların 30 yıllık amansız mücadelesinde onbinlerce genç insanımızı yitirdik..
peki neden bölünmemeliyiz?bu irademizin temel sebepleri ne ya da ne olmalı?
bu sorunu tartışmadığımız yer ya da zaman kalmadı, ama, sanırım bu anlamda en verimli tartışmayı bir kaç ay önce dinlenmek için gittiğim antalya´da yaptık.
birkaç dostum, internet kafe işleten bir arkadaşlarıyla çay keyfi yapmayı teklif ettiler.ve soluğu gecenin geç saatlerinde o kafenin hemen önünde aldık.
5 kişiydik .islamcı ,sosyalist, liberal, ülkücü ve ben,koyu bir sohbete başladık..
hepimiz, nasıl da kardeş olduğumuzu, bizi birarada tutan o güçlü bağların neler olduğunu, savaşın anlamsızlığını defalarca yineledik..
sohbetin sonlarına doğru internet kafeyi işleten ve aynı zamanda ülkücü olan dostumuz bir taraftan çayımızı tazelerken bir taraftan da bana en can alıcı soruyu yöneltti..
“servet bey sizce bu ülke bölünür mü?“
onca saat kardeşlikten dem vurmuş olmamız bu korkuyu hiçbirimizin beyninden söküp atamamıştı..
saçma ve yersiz bir soruymuş gibi davranmadıkları gibi, yanıtlanması gereken bir soruymuşçasına bütün gözler, dudaklarıma yapışmış çay bardağından tekrar kendilerine yansıdı..
bir soru sorarak başladım cevap vermeye;
“bütün gece internetten benim şarkılarımı çalarak beni onore etmeye çalıştın..gündüz vakti burası tıka basa doluyken benim okuduğum ve kürtçe olan şilele parçasını bu internet kafede çalabilir misin?“
“hayır“ cevabını aldım..
ve devam ettim cevaplamaya..
“eğer türkler (ya da kürt olmayanlar), kürtleri sevdikleri ve onlarsız bir hayat düşleyemedikleri için bölünmek istemiyorlarsa bu ülke asla bölünmeyecektir..aynı şekilde kürtler türklersiz bir yaşamı düşleyip,antalya bodrum ve istanbulda 1 hafta tatil yapabilmek için bütün bir yıl çalışıp para biriktirmekten vaz geçmezlerse bu ülke asla bölünmez..ve sen bu kafede kürtçe ,diyarbakırdaki başka bir vatandaş da kendi kafesinde türkçe bir şarkıyı çalmaya cesaret edemezseniz bu ülke bölünür...“
bu cümlemden sonra şilele parçasını dinledik ve gülüştük..
bu savaşın başladığı zamanlarda kürtler gerçekten yok sayılmış dilleri yasaklanmış, bir çok kürt türlü işkencelerden geçmişti..
sadece kürtler değil, fikirlerinden ötürü bir çok yazar siyasetçi aydın ve vatandaş, aynı sıkıntılarla örülü karanlık odalarda ışığa muhtaç edilmişti..
türkiye bütün hatlarıyla, o dönemlerin kusurlarını kabullenmiş durumda..
ayrılık yanlısı hem türk hem de kürtlerin varlığını kabullenen bir sanatçı olarak, bu ülkede birliktelik ve barış yanlısı büyük bi çoğunluk ve irade olduğuna inanıyorum..
demokratik açılımın gidişatını da bu çoğunluğun iradesinin şekillendirmesi gerektiğine inanıyorum..
bu ülkedeki bütün farklılıkların kendilerini özgür ve onurlu hissedeceği genel bir formülün üretilebileceğini düşünüyor ve düşlüyorum.
ortak paydayı insan olmak noktasında temellendirmek, bu formülün yaratılmasına büyük bir katkı sağlayacaktır.bu payda gelişmiş ve demokratik bir ülke olmanın da en temel ölçüsüdür aynı zamanda..
dünya ingilizceyi ortak dil olarak benimsiyor da, kürtler neden türkçeyi ortak bir dil olarak benimsemesinler..bugün anaokullarında bile ingilizce eğitim verilmekteyken türkçenin geleceği hakkında bir korkuya kapılmıyorsak, kürtlerin türkçeyle beraber anadilde eğitim görmesiyle türkçenin geleceğinden korku duymak da yersiz olacaktır..
kürtçenin gelişmesi bu ülkenin gelişkin bir dile daha sahip olması anlamına gelecektir..bu hem tükleri hem de kürtleri gelişkin kılacak bir gelişmedir.
birden fazla dilin birlikteliği , sözkonusu bütün dilleri zenginleştirir.yeter ki aralarına duvarlar örülmesin..osmanlıcanın zenginliği, hala kullanılır olması başka nasıl açıklanabilir ki..farsça arapça ve türkçenin muhteşem bir buluşmasıdır osmanlıca..
bırakın sadece türkler ve kürtler değil, türkçe ve kürtçe de birlikte ve aynı sokaklarda kolkola ve kardeşçe devinsinler..bellki de yüzyıl sonra yeni bir dilin ebeveynleri olurlar ve bu günlerde yaşadığımız acılar hepimizi utandıran bir kötü hatıra olarak tarihte yerini alır...
ve bu ülkeye barış, hem lice'de ki ceylan'ı ,hem de geçtiğimiz günlerde iett otobüsüne yapılan saldıryla hayatını kaybeden serap'ı aynı anda, vicdanı sızlayarak hatırlayanların sayesinde gelecektir..
Hundreds of artists are providing their full support to Turkey’s initiatives. Some 800 artists from various disciplines have gathered to present a message of friendship and peace to the public, forming the ‘Peace Artists International Art Movement’ via Facebook
Musician Feryal Öner, left, and designer Ragıp İncesarı are members of the Peace Artists International Art Movement.
Turkey has been taking important steps
in domestic and foreign politics in the past year, and issues that were regarded as taboo only a few years ago are now being discussed increasingly openly.
Turks and Armenians, who were separated by an unseen iron curtain as the result of the incidents that took place in 1915, have entered a new phase thanks to the “football diplomacy” that began in September 2008.
Even though the closed border between the two countries has not yet been opened, people have already started connecting in the social and cultural fields.
Turkey has recently taken determined steps to solve the Kurdish problem, which has dragged on since the 1980s. Much of the public is still confused about the developments and is clearly unsure as to what the initiative means.
Intellectuals, however, have largely supported the initiative even though they occasionally criticize the government’s handling of the opening.
The Peace Artists International Art Movement is one of the best examples of this intellectual support. The movement, which brings together 800 artists from various disciplines via Facebook, is determined to express the brotherhood of people regardless of ethnic identity in Turkey. The group aims to support each step Turkey takes toward peace.
Reaction against Kurdish songs
Designer Ragıp İncesarı; musician Feryal Öner, a member of the band Kardeş Türküler; and musician Servet Kocakaya spoke to the Hürriyet Daily News & Economic Review as representatives of the Peace Artists.
Kocakaya is a Kurdish musician. His first album “Keke” – Kurdish for “brother” – became a hot topic and generated debate when it was released in 1999. In the same year, the late Ahmet Kaya, a well-known Kurdish musician, became the target of attacks because of his comments at an award ceremony: “I will sing a Kurdish song on my album to be released in the coming days. I will also make a video for the song.”
Touching on the recent Kurdish initiative, Kocakaya said: “When I said I felt both Turkish and Kurdish only a few years ago, they tried to lynch me. We are at this point because politics is carried out over identities in this country. We need to make the initiative not in the political arena but on the street.”
Veto for Kurdish, Armenian on television
In addition to Kocakaya, Kardeş Türküler (Songs of Fraternity), a band that strives to reflect Turkey’s diverse ethnic make-up, has had similar difficulties with its music.
“Television channels that invited us to their program didn’t let us sing Kurdish and Armenian songs,” said band member Öner. “My generation grew up hearing that this country belongs to Turks only. Other ethnic identities have been ignored. … We will fight for ourselves,” she said, adding that though some say the initiatives have succeeded in reaching their goals, this has not been necessarily true in reality.
Call from Peace Artists
“History books taught us that we were surrounded by enemies from all sides,” said İncesarı. “We were told that we defeated the Greeks, that the Armenians stabbed us in the back, and that the Kurds and Arabs betrayed us. I am against the discourse of official history and say that friends surround us on all sides. We will demonstrate this to the Turkish people through films, exhibitions, documentaries and concerts.”
On the Kurdish issue, İncesarı said the real guilt was history on our shoulders. “In 1923, there was a plan to form an assembly including Turkish and Kurdish deputies. But because of the nation-state perception, the plan was abandoned. Otherwise, the Kurdish problem would never have existed.”
İncesarı also invited any interested foreign artists to also participate in the Peace Artists: “Our doors are open to all artists who believe in peace and friendship.”
televizyon izlemeyeli de aylar oldu..olup bitenleri internet üzerinden haber sitelerini takip ederek kovalamaya çabalıyorum..
beni tekrar yazmaya sürükleyen olay ise bakırköyde yaşanan bir kurşunlama olayı.
bakırköy'de cizreliler derneği, oralarda haraç vermeyi ret eden ordulu bir vatandaşın lokale sığınması ve lokaldekilerin onu teslim etmek istememeleri üzerine samsunlu bir şahıs tarafından kurşunlandı..
çok sayıda dernek üyesi yaralanırken selim dindar adlı cizreli şahıs hayatını kaybetti.
selim dindar 20'li yaşlarda diyarbakır cezaevinde 3 yıl hapis yatarak türlü işkencelerden geçen birisi..neşe düzel ile bu günleri anlattığı bir röportajı da var..
kendisine yapılan işkencelerin şiddetini hissedebilmemiz için, kurulabilecek en dokunaklı cümleyi de o röportajda kurmuştu: " dünyaya bir daha gelirsem asla kürt olmak istemem"..
bir süre önce, laz-çerkez-arap-kürt-türk-alevi-sünni ve ermeni kökenli bir çok sanatçı ve aydın biraraya gelerek BARIŞ İÇİN SANAT adında bir girişime dahil olduk..
radyo radyo gazete gazete gezdik ve henüz sesimizi birilerinin duyduğunu hissedemedik..izmir ve çanakkale'de yaşanan olayların yaşanmaması için çığlık atmaya karar-zaman ve emek verdik..vermeye de devam ediyoruz..
siyasetçilerin bahsettikleriyle sokağın algıladıklarının birbirinden uzak şeyler olduğunun altını çizdik..
demokratik açılıma dair öngörülerin ihtiva ettiği tehlikeye sırt dayayarak, sokağın birliktelik psikolojisinden uzaklaşmamasına dair dil döktük.
siz değil, sizin seçtikleriniz kavga edip uzlaşsınlar dedik..
ve henüz sesimiz duyulmadığından ,daha çok bağırmaya karar verdik..10 aralık 2009 da beyoğlunda bir sokak etkinliğine karar verdik..
bizler selim dindar'ın hayatını kaybedeceğini bilmiyorduk, fakat, bu ülkede yaşayan herkesin gerektiğinde kendisinden farklı ırk ve mezhepteki birisi için canını tehlikeye atabileceğinden bahsettik..
cizreliler kendilerine sığınan bir türk'ü canlarını kaybetmek pahasına korudular ve bir can verdiler..
dernekte bulunanların tamamı öleceklerini bilseler o insanı teslim etmezlerdi..ve öyle de oldu..
bu olayı bu ülkede yaşayan her insanın bilmesini arzu ediyorum..
diyarbakır cezaevinde selim dindar da zalimin zulmüne maruz kalmış bir mazlumken sığınacak bir yer bulamamıştı..ve zalimin zulmünden kaçan bir türk için hayatını feda etmiş oldu..
birbirimizden nefret etmemek için o kadar çok sebep var ki...selim dindar bunu hayatını kaybederek anlatmaya çalıştı..toprağı bol olsun..
bu ülkenin bir dönemi zalimliklerle ve zulümlerle örülü..o zulümden kaçanlar için bugün demokratik açılım adı altında birşeyler yapılmaya çalışılıyor..
izmir ve çanakkale zulümden kaçanlara kucak açmalı..taşlamamalı..
zulüm günlerinde neler olduğunu bilmeleri sağlanmalı ki merhametleri boy versin..
ve ben de bütün içtenliğime sığınarak belirtmek isterim ki:
BİR DAHA DÜNYAYA GELİRSEM ALEVİ KÜRTLERİN YÖNETTİĞİ BİR ÜLKEDE SÜNNİ BİR TÜRK OLMAK İSTERİM..